GÜLE GÜLE ÖZGÜR RUH

Teslime Tosun

Dün 29 Ekim Cumhuriyet’imizin 100. Yılını kutladık. Antalya olarak böyle muazzam bir kutlamaya daha önce şahit olmamıştım. Bunun en büyük etkisi Antalya Valisi Sayın Hulusi Şahin, ABB Başkanı Muhittin Böcek ve 19 ilçe belediyelerin katkısı çok büyüktür.

Hepsine birden kucak dolusu teşekkürler.

Cuma günü Antalya, İzmir ve İstanbul basın camiasının bildiği ismi ile gazeteci Seyhan Kurtman’ı ama polis-adliye camiasının bildiği lakabı ile Güllük Kontesini, ben ise diğer yarımı kaybettim.

90’lı yılların sonuna doğru onu ilk tanıdığımda saçları kısacık kesilmiş, minik bir oğlan çocuğu gibiydi. 17-18 yaşlarındaydı henüz.

Zaman zaman yeşil olan iri ela gözleri ile bakardı. Ayakları biraz içe dönük olduğu için yürürken biraz sallanırdı.

DHA ve diğer gazete-televizyon muhabirleri olarak bizlere öğretildiği şekilde vahşi bir gazetecilik yaparken, o gazetecilik etik kurallarına çok bağlıydı. O’nun için insan çok daha değerliydi. AA tam ona göre bir ajanstı. Hele başındaki Şennur hanıma tapardı. Şennur hanım onun kişiliğinin oluşmasında çok büyük katkısı olmuş, onu adeta yoğurmuştu.

Yaklaşık 20 yıl kadar önce daha yeni yeni öğrendiğimiz, korkulması ve korunulması gereken Aids hastalığı haberleri çıkmaya başlamıştı. Bir gün Aids hastası bir adam, hastalığını bile bile tanıştığı ve evlendiği eşine bulaştırmıştı. Eşi hastalığını öğrendiği anda dünyası başına yıkılmış ve avukatı aracılığı ile dava açmıştı.

Türkiye’de ilk defa böyle bir olay oluyor ve Seyhan Kurtman bu haberi yapmıştı. Ama haber fotoğrafsızdı.

Haber AA’dan geçtiği anda hayatımda yemediğim kadarıyla fırça yemiştim. Dursun abinin gözü öyle dönmüştü ki, beni kovacak ama bu sefer bu haberi yaptıracak anında muhabir bulamayacağı için mecburen “Kadının fotoğrafını çek, röpartaj yap gel” diye kükredi.

Antalya’nın bütün gazetecileri olarak biz kadını fellik fellik ararken, Seyhan kadınla bir gecekonduda sohbet ediyordu. O’nu bulduğumda “Kadınla konuştun, neden fotoğrafını çekmedin?” diye sormuştum.

"Zaten psikolojisi çok kötü. Öleceğini biliyor. Afişe olmak istemiyor. Söz verdim fotoğrafını çekmeyeceğim diye” dedi. Şaşkınlıktan baka kalmıştım.

AA’dan muhtemelen o’da fotoğrafını çekmediği için fırça yemişti. Ama o söz vermişti ve sözünü tutuyordu.

Sadece ben değil, hangi muhabir olursa olsun söz vermiş bile olsak, çaktırmadan o deklanşöre mutlaka basardık.

Sevdiği insanlara zarar gelmesin diye çırpınır, birisi onlara bir şey söylerse karşısındaki insana kim olursa olsun şahin kesilirdi.

Ve o beni çok severdi.

Bana karşı korumacı, kollamacı bir hali vardı. Benden 7 yaş küçük olmasına rağmen sanki benim annem gibi “Tosunum kendine iyi bakmıyorsun” der devamında “Onu yeme, sigara içme, tansiyonun var. Üşüdün mü?” gibi hep bana karşı anaç bir tavır takınırdı.

O çiroz haliyle kaç kere iri-yarı beni, kavgada korumaya çalışmıştı.

Dayanışmacı, paylaşımcı bir karakteri, savaşçı ve özgür bir ruhu vardı.

İnatçıydı. Hele kendisine karşı daha fazla inatçıydı.

Denizi, doğayı, kitapları severdi. Bisiklete binmeyi, kendi kendisiyle vakit geçirmeyi severdi.

Recep Aktepe, ben ve Seyhan Kurtman yıllar boyunca ayrılmaz üçlü gibiydik. Recep ile ben Döşemealtı’lı olduğumuz için, yan yana geldiğimiz anda biz farkına bile varmadan dilimiz yörük diline evriliveriyordu.

Bir gün yine Recep’le bir haber üzerine konuşurken Recep, “Naaal etsek bilemedim” gibi bir şey söyledi. “Huna bak huna. Aykırıdan gidene, ne çatıp durusun sen” dedim. Garip bir peltekliği olan Recep’in konuşmasını zaten çok anlamazdı. Ne olduysa oldu ve bana “Döşemealtı’ndan kabaların Teslime” dedi.

Tepem atmıştı.

“Sanki senin deden sarayın kürdancıbaşısı sende Güllük Kontesisin” demiş ve bu espriye epey gülmüştük. Sonra Güllük Kontesi onun lakabı oldu.

Yine Recep, ben ve Güllük Kontesimiz bir gün adliyeden çıktık. Yağmur yağıyordu. Arabaya kadar her halükarda ıslanacaktık. Recep şöyle bir yağmura baktı, birde bana baktı ve “Abaa” dedi. “Beni ebiştirsene”

Daha cümlesi bitmeden Seyhan ordan fırladı. “Ne biçim konuşuyorsun sen öyle. Bu ne terbiyesizlik” diye söylenmeye başlayınca Recep’le ben birbirimize baktık. “Kızım ne diyorsun sen. Ne terbiyesizliği?” dedik.

“Böyle seviyesiz konuşmaları benim yanımda yapmayın” filan deyince benim tepem attı. “Ne seviyesiz konuşması yahu? Çocuk ne dedi, sen ne anladın?” dedim.

“Ne bileyim sevişme-mevişme” diyor deyince sinirimin yerini kahkaha aldı. “Geri zekalı, ebiştirme bizim dilimizde sırtına alma anlamında. Yani arabaya kadar beni sırtına alıp götürsene” diyor deyince bu da başladı gülmeye.

Durduğu yerde pek duramazdı. Bir yerde 10 dakikadan fazla oyalanamaz bu nedenle sürekli yer değiştirme gibi bir huyu vardı. Ama bu yer değiştirmeyi tek başına yapmayı sevmez, peşinden bizi de sürüklemeye çalışırdı.

Asayişin karşısında duvara tünemişsek, 10 dakika sonra “Hadi karşı taraftaki duvara gidelim” derdi. “Bu duvarın suyu mu çıktı?” derdik.

Yine bir gün adliye koridorundayız. Recep’le ben koridordaki sandalyelere oturmuş konuşuyoruz. Bizim dil yine yörük şivesine dönmüş. Seyhan geldi ve bize “Hadi karşıdaki sandalyelere gidelim” diyor. Yani aynı koridordayız ve bir o sandalyelere, bir bu sandalyelere oturmamızı istiyordu. “Git başımızdan” dedik. Bu gitti, 5 dakika sonra geri geldi ve Recep’e sırnaştı. Onun bacağına filan vuruyor. “Kalksanıza, niye oturuyorsunuz. Koridorda dolaşalım” diyor.

Recep sonunda dayanamadı “Seyhan gidişme, gidişiğini alırım senin” dedi.

Aman Allah’ım bu bir yükseldi. Tiriplere girdi. “Siz nasıl konuşuyorsunuz. Bana böyle konuşamazsın” diye bağırıyor, yıkıyor ortalığı.

Recep şaşkın, şaşkın buna bakıyor.

Döndü bana “Aba ne diyor gene bu serseri” dedi.

Ben durumu anlamıştım.

“Abam ebiştirmeden sevişme anlamını çıkartan; gidişmekten ne anlamı çıkardığını sen anla” dedim. Bizim birbirimize dayanarak gülmemize daha fazla sinir olmuş ve ela-yeşil gözleri çakmak çakmak vaziyette, alev fışkırarak yanımızdan ayrıldı.

Elbette 10 dakika geçmeden ağır ceza koridoruna geri döndü ama biz hala gülüyoruz. Buna olayı anlatmaya çalışıyoruz. Bir kere tepesi atmıştı. Dinlemiyordu bizi.

“Seyhan, gidişme bizde kaşınma anlamında kullanılır. Kaşınma seni döverim dedi. Sen niye her şeyi böyle ters anlıyorsun” dedik. Zor ikna ettik.

Enteresan ritüellerimiz vardı. Mesela bahar zamanlarında eski Zeytinköy’ün bahçelerine veya Lara barınaklar tarafına giderdik. Boyumuza ulaşan papatyaların arasında fotoğraf çektirir, dakikalarca onları izlerdik.

Boş kalınca “Hadi beni gezdir” derdi. Nereye götüreyim sorusuna “Şöyle bi gezdir işte” cümlesinin Işıklardan başlayıp, TRT kampına kadar olan bölgeyi kast ettiğini bilirdim. İlla denizi görmek isterdi.

Elbette bu sırada hiç durmadan konuşur, güler eğlenirdik.

Yalan söylemez, söylemeyi de zaten beceremezdi. Eğer bir şeyi size söylemek istemiyorsa ve yalan da söylemek istemiyorsa, cümleleri geveler, anlamsız kelimeler çıkardı ağzından.

Bilirdim onun bir şeyler gizlediğini.

Bir gün adliyedeyiz. Telefonu çaldı. Telefondaki ismi gördüğü anda gözlerindeki ışıltıyı yakalamıştım. Az uzaklaşıp, telefonla konuşuyor ama karşısındaki kişi ile flört ettiğini vücut dilinden görebiliyordum. Dudaklarının kıvrımı yukarı kalkmış, gözlerinin içi gülerek konuşuyordu.

Mutluluktan içi içine sığmayarak döndü yanımıza.

“Seyhan sen çok güzel aşık olmuşsun. Kim ulan senin bu kadar sevebildiğin ve aşık olabildiğin bu kişi?” dediğimde sanki onun kalbini-beynini okuyacakmışım gibi bir anda kendisini toparladı. “Fis,fis,fus” gibi bir şeyler geveleyip yanımdan kaçmıştı.

Nerden bilirdim o günkü gözlerine aşk pırıltılarını yakan kişinin sonrasında onu ta ciğerinden de yakabileceğini?

Benden bir şey gizleyemezdi. Elbette birkaç gün sonra anlattı büyük aşkını.

O’nun mutlu olmasını çok severdim. Çünkü mutlu olduğunda büyük bir enerji ile etrafına ışık saçardı.

Sormuştu bir gün “Beni nasıl tanımlarsın?” diye.

“Tükenmez bir yaşam enerjin var ve bu enerjini paylaşmaktan, başkalarına da aktarmaktan büyük mutluluk duyuyorsun. Ama lütfen her şeyi de çok ciddiye alma. Yaşamı bazen geldiği gibi kabul et” dedim.

Empati yeteneği çok gelişmişti. O nedenle birisinin sorunu, birisinin derdi onun üzerine yük oluyordu. Karşısındaki kişiyle birlikte o da aynı acıyı yaşıyor, aynı sorunu çekiyordu.

Bu yüzden tartıştığımız çok olmuştu.

Bazen yeni tanıdığı birisinin sorununu çözmeye çabalamasını, onunla birlikte aynı acıyı çekmesine kızıyordum.

Bu konuda beni hiç dinlemezdi.

Cenazesine gelen herkes onun ne kadar iyi bir insan, ne kadar yaşam dolu bir insan olduğunu söylüyordu.

Oysaki, o da bir insandı. Hem de çok duyarlı bir insandı.

Ama sadece insanlara, çevresindekilere acı çeken tarafını asla göstermeyi sevmezdi.

Herkesin acısına ortak olurken, o acısını yüreğinde tek başına yaşadı.

Ben bile o acıya ortak olamadım. Yükünün birazını sırtıma alamadım.

Şimdi benim diğer yarım toprak altında.

Ve ben bu dünyada yarım kaldım.

Yattığın yer incitmesin seni özgür ruh.

“Ulu manitu” yemyeşil çayırlarına götürsün